İki ay boyunca bloğumda yeni yazının bulunmadığı bir zaman daha önce olmamıştı. Ancak şuan çok ciddiye aldığım girişim projem için hem yazılım geliştirme hem de iş dünyasının gerekliliği olan iş planını meydana getirmek için gecemi gündüzüme katıyorum.
Bu arada ilk dört etkinliğinde fiziksel varlık gösteremeyecek olsam da eTohum’un 2011 Yaz Kampı‘na katılım fırsatı buldum. Çok şükür ki canlı yayın şeklinde izleyebiliyorum ve geri kalanlarına da bizzat katılabileceğim. Henüz bu durumun önünde bir aksilik gözükmüyor.
Etohum kampı tam bir okul gibi faaliyet gösterdiğinden benim de üstüme bir kısım sorumluluklar düşüyor. Takip ettiğim dersleri bloğumda paylaşmak da bunlardan biri. Normalde üstünde çok fazla bilgi sahibi olmadığım konularda yazı yazmayı sevmeyen biri olmama rağmen bu sefer bir istisna yapmam gerekiyor. Bu yazı ve eTohum2011 etiketine sahip diğer yazılarım uzman olmadığım bir alanda, girişimcilik konusunda kaleme alacağım ders özetlerini içeriyor.
İçerisindeki bilgilere başvurmadan önce bunu mutlaka aklınızda bulundurmanızda fayda var. Çünkü yanlış bir bilgiyi aktarıyor olabilirim. Daha sonradan fark edeceğim yanlışlıkları doğrusuyla değiştireceğime emin olabilirsiniz. Ama sizin için geç olmaması için her satıra şüpheci yaklaşmanızı tavsiye ederim.
14 Haziran 2011 tarihli toplantı Dr. Haluk Elçi tarafından sunulmuştu. Bu satırdan itibaren bu etkinlikten öğrendiklerimi kendi düşüncelerimi katarak paylaşıyorum.
Jason Calacanis’ın This Week in Startups podcastini başından beri izleyen biriyseniz “iş planı” denen şeyin ne kadar az konu edilen bir kavram olduğunu ve neredeyse tüm olayın özellikle ürün ve bu ürünün işletilmesinden ibaret olduğunu düşünürsünüz. Hayran olduğum Paul Graham da çoğu zaman kağıt üretmek yerine kod üretmenin daha mantıklı olduğundan bahseder ki bütün bunlar benim çoğu zaman iş planı hazırlamayı ciddi ciddi küçümsememe sebep olmuştur.
Hatta bu fikre ulaşmakta kullandığım o iki üstadı kendi tembelliğimden dolayı bilerek ve isteyeren yanlış anladığımın da gayet farkındaydım. Eğer siz de benim gibiyseniz Haluk Elçi’nin bahsettikleri biraz canınızı sıkabilir: İŞ PLANI ŞART!
Ben çoğu zaman yatırım almasam bile özellikle Cloud Computing nimetlerinden faydalanıp çok ucuza mal edebileceğim bir altyapı ile işimi geliştirebileceğimi düşünmüşümdür. Hata hep buna uygun fikirlerin peşine düştüğümü söyleyebilirim. Finansal konulara sıra gelince şirketleri üçe ayırmak gerektiği ortaya çıkıyor:
- Bakkal veya terzi gibi yaşam sitili işletmeler.
- KOBİ dediğimiz kısım. Basit bir destekle başlayıp ardından kendi kendine ayakta kalabilenler.
- Hızlı büyüyen ve kuruluşunda tükettiği paranın 50-500 katı bir çıkış fırsatı sağlayan fırlama şirketler. Kısacası startuplar.
Bizim ilgi alanımıza giren son madde. Ya da en azından benim ilgi alanıma giren sadece bu madde. Startuplar genellikle teknoloji şirketleri oluyor. En azından ben başka tür bir örnek şu dakikalar içinde hatırlayamıyorum.
Şirketin hangi türe girdiğine karar vermek aslında yatırıma gerçekten ihtiyaç duyup duymadığına bağlı. Eğer KOSGEB desteği ile işe başlayabilecek ve bunu yeterli bulabilecek bir KOBİ olacaksanız yatırıma ne gerek var ki? İyi düşünmeli.
Fikir Çalınması Muhabbeti
Benim çok aptalca bulduğum bir durum Türkiye’de çok yaygınmış. Millet fikrim çalınır korkusu ile paylaşmaktan çekiniyor bu sebeple de doğru bağlantıları kurmak konusunda zorluk yaşıyormuş. Dikkat ederseniz muş muş diye anlatıyorum. Zira ben etrafımda böyle kimselere pek rastlamadım. (Gerçi etrafımda iş fikri olan kimseye de pek rastlamadım!) Yıllardır izlediğim eTohum programlarından karşıma çıkan seyirci soruları veya girişimcilerin hataları üstüne eğilen sunumlardan duydum. Evet kabul ediyorum etrafımda bu korkuya sahip olabilecek hiç girişimci yok! Haliyle fikrimi paylaşmaktan korkmuyor olmamın bana pek faydası da olmuyor. E bizde geyik girişimcisi de bol. O zaman bu durumu şaşkınlıkla karşılamam doğal.
Birden merak ettim. Şu üstünde çalıştığım fikirden kaç kişiye bahsetmişimdir acaba? Halen yapan biri ile karşılaşmadım. :)
Yatırımcıya gitme zamanı geldi diyelim. Neler sorabileceği konusunda bir fikrimiz olmalı. Ne yazık bu konu üstüne konuşulmaya başlandığında ben teknik aksaklık yaşadım ve konuşulanları kaçırdım. Videolar kısa sürede yayınlanmazsa internet servis sağlayıcımı hiç affetmeyeceğim!
Bu kesinti yüzünden yaklaşık 35-40 dakika ileri sarıyoruz bandı ve devam ediyoruz…
Normalde yatırım arama sürecinde elimizde bazı materyallerin bulunması gerekiyor. Bunlar sırayla incelendiğinde karşımıza çıkanlar:
- Asansör Sunumu
- Yönetici Özeti
- Sunum
- İş Planı
Hemen hepimizin tahmine debileceği gibi bu materyalleri hazırlamanın kolay yolu tersten gitmek. Az önce bahsedilmiş ve benim kaçırdığım finansal veriler iş planına en sonda eklenmeli.
Sunum genellikle 10-15 slayt kadar olup 20 dakikalık bir süreye yayılabilmeli. Elbette soru cevap kısmı için de yer bırakılmalı. Hiçbir zaman sunumu kısa yapmayı becerememiş biri olarak herhalde girişimcilik serüvenimde en fazla canımı sıkan nokta bu olacak.
İş planına neyin girip neyin girmeyeceği tamamen girişime göre değişen bir durum. Eğer iş yaparken iş yapış sitili açısından önemli bir şeyler varsa mutlaka değinmeli. Yoksa kalabalık etmeye gerek yok. Buradan ben biraz da şunu anlayabiliyorum. Başkasına yaptırabileceğiniz bir kısım varsa (outsourcing) o işi kendiniz yapacak olsanız bile iş planına yazmaya değmez. Sadece o işin yapılacağını yazın, olsun bitsin.
İş planı konusunda beni en çok hayal kırıklığına uğratan kısım harcanması gereken süre oldu. Aşağı yukarı 6 haftayı bulabileceğini duyunca yüreğime indi diyebilirim. Ne olursa olsun benimki öyle olamayacak.
Sözel olarak anlatımların kağıdı bol tutacak şekilde seçilmiş puntolarla ortalama 25 sayfası bulacağı söyleniyor. A4′te standart boyut yazsan 10 sayfa gibi. Tabi buna ek olarak finansal tablolar vs. mevcut.
İş planı tanıtım dökümanı değildir. Neyi yapıyorsan ve önemli olan neyse onu anlatman gerekir. Bu az önce bahsettiğim dışarı yaptıramayacağın işleri anlat maddesi ile aynı şey sayılır muhtemelen.
İş planı yatırımcıya gitmek için yapılır ama daha önemlisi onu kullanmak da gerekir. Kullanmak için de değişen şartlara uydurmak gerekir. Yaptık bitti, kurtulduk yok. O bir strateji dökümanı ve sürekli yenilenmediği taktirde işe yaramaz. 6 ay yenilenmesi için en uygun süre. Ama bana kalırsa bu 6 ay kuralı girişimden girişime değişmeli. Gün gelir dün yaptığın bugünün şartlarına uymaz. Rakiplerinizin çıkaracağı devrimsel ürünleri düşünün. Kendinizi 2004′te dünyanın en büyük e-posta servis sağlayıcısıyken tokat yemişe dönen Yahoo! yerine koyun.
İş planı yazmak usun sürer dedik. Peki neden? Ben işimi bilmiyor muyum? Altı üstü kağıda dökeceğim diyorsunuz değil mi? Ben dedim doğrusu. İşte size sebepler: (Kağıdı doldurmaya başlamadan önce yapmanız gereken çok şey var.)
Öncelikle pazar analizi yapmak zorundasınız. Bu işe girdiğinize göre ortada bir fırsat olmalı değil mi? Bu fırsat kelimesini duyunca “ben de yapmalıyım” sendromu aklıma gelse de bu durumu biraz daha geniş düşünmeli. Fırsat yoksa hiç bir şey yapmazsınız. Fırsat olmamasına rağmen kurulan işletmeler sanırım sadece kamu tarafından kuruluyor. O da görev olduğu için. Aslında toplumun evrimsel süreci hesaba katıldığında bunun bile bir fırsat olduğu düşünülebilir ama elbette girişimciye göre iş değil ve konumuzun dışında.
Biz fırsatı iyi bilmeliyiz. Ne kadar büyük bir pazar için geçerli fırsatımız? Farz et ki pazarın %100′üne sahipsin. Sadece 1-2 milyon dolar mı kazanacaksın? Yoksa birkaç yüz milyar dolarlık bir pazardan mı bahsediyoruz. Yalnız dikkat! Çin Sendromu tehlikesine kapılmamalı. Çin’in %1′ine bile satsam zengin olurum fikri aptalca.
Peki dinamikler ne alemde? Büyüyen bir pazar mı söz konusu yoksa git gide küçülürken mi yakaladınız?
Sen pazarda nasıl yer tutacaksın? Hangi kısmına erişip ne yönde büyüyeceksin?
Evet bu bilgilerin hepsine aşina olabilirsiniz. Yıllardır sektörde çalışıyor olabilirsiniz. Ancak bildikleriniz yeterli mi? Eğer öyle olduğunu sanıyorsanız piyasada İflas Etmenin Yolları isimli eğlenceli bir kitap bulunduğunu hatırlatırım.
Mutlaka pazar araştırması yapmalısınız? Bunu iki şekilde yapacaksınız. İlki sıkıcı olan yöntem ve adı Primary Research. Yani birincil araştırma. Bu bilgiye ulaşmak için kolay olmayan her yolu içeriyor, tabi eğer yanlış anlamadıysam. Telefon et, bizzat git sor. Öyle Google’dan yapılan araştırma değil bu.
Gerekirse anket falan yaptırın. Size bilgi vermeye gönüllü uzman kimselerle iletişim kurun. Biraz yorulun yani. Bu tür araştırmaya girer mi bilmiyorum ama benim denediğim bir yol ve gerekseydi düşünmeden deneyeceğim bir yol daha var. Her ne kadar Haluk Elçi bahsetmediyse de bana sanki bu kısma uygun gibi geldiğinden bahsetmek istiyorum:
Eğer müşterilerinize internet üzerinden ulaşacaksanız arama motoru reklamcılığını kullanacaksınız demektir. Neden halen ortada ürün yokken bunu yapmıyorsunuz? Ben denedim ve hem AdWords’de ne kadar para harcayacağıma dair bir fikir edinmiş oldum hem de insanlar benimki gibi bir teklifi önemser mi önemsemez mi fark etmiş oldum. Bu araştırmayı yapmak için Google’ın vergiden düşmek için bedavaya dağıttığı 100TL’lik AdWords kuponlarından daha kaç tane gelmesini bekleyeceksiniz?
Diğer yöntem (ki bu sadece benim fikrim değil) eğer internetin geneline hitap eden bir ürün üretiyorsanız Amazon Mechanical Turk’den faydalanarak pazar araştırmanızda ihtiyaç duyduğunuz anketi doldurtabilirsiniz. Duruma göre anket başına 1$’a kadar ödemeniz gerekebilir. Aksi taktirde kullanamayacağınız kadar kalitesiz bilgi ile doldurulmuş hatalı bir sonuçla karşılaşma olasılığınız olduğunu unutmayın.
Secondary Research ise daha önceden hazırlanmış bilgiye erişmek. Şimdi Google’dan faydalanılabilir. Kütüphanedeki kitaplar, parayla yaptırılan raporlar iyi kaynaklar olabilir. 2-3 farklı teyyit almadan da güvenmemek gerekiyor.
Rekabet Analizi yapılmalı. Burada devreye Micheal Porter’ın 5 Kuvvet prensibi giriyor:
- Giriş Bariyerleri (barriers to entry)
- Alternatif ürün tehditleri. (threat of substitutes)
- Alıcı ve üreticinin gücü. (buyer power)
- Endüstri rekabeti. (industry rivalry)
- Tedarikçilerin pazara olan hakimiyetleri. (supplier power)
Bu konuda en çok ilgimi çeken konu kimlerin bana rakip olabileceği oldu. Doğrusu, sizin maliyetiniz üzerinde baskı oluşturan öğenin rakibiniz olduğuymuş. Hatta örnek çok ilgi çekici:
Apple kendi AppStore’unda %30 gelire ortak oluyor. Haliyle bu da geliştiriciye bir maliyet oluşturuyor. Bu durumda iOS üzerinde uygulama geliştiren kimseler için Apple aslında bir kucak olmaktan çok rakip.
Bu fikri birkaç hafta öncesine bakarak doğrulamak mümkün. Uygulama içi ödeme sistemini de kontrol altında tutan ve %30 pay isteyen Apple geçtiğimiz günlerde yenilediği ve sanırım 3 gün önce geri adım atmak zorunda kaldığı geliştirici antlaşmasında belirlenen fiyatın AppStore dışında da aynı olmasını zorunlu kılmıştı. Hatta webden alışveriş için uygulamanın içine link koymayı yasaklamıştı. Haliyle Amazon gibi bir kitapçı Kindle uygulamasının içine Amazon.com’dan e-kitap satın alın ve bu uygulamanın içinden okuyun diyemeyecek duruma düşecek hale gelmişti. Hatta bu linki koymadığınızda web sitenizden Apple vergisi eklenmemiş bir fiyattan da satış yapmanıza izin vermiyordu kurallar. (Elbette o durumda Apple satışa ortak olmuyor ama daha ucuza satmayı yasaklıyor.) Bu sebepten dolayı ismini hatırlamadığım bir şirketin batmak üzere olduğuna dair Buzz Out Loud’da epeyce muhabbet olmuştu.
Kısacası kesinti yapan PayPal gibi para transfer sistemleri, hatta geç hesabıma yatmak koşuluyla para transferinde kesinti yapmayacak olan bankam bile benim rakibim!
Strateji Meselesi:
Dünyada 3 büyük strateji vardır:
- Fiyat Liderliği Stratejisi
- Farklılaşma Stratejisi
- Niş Pazar stratejisi.
Bunlardan her biri benim için çok önemli çünkü Haluk beyin örnek olarak kullandığı Simit Sarayı gibi ben de her birini kullanacağım. Maddeleri kısaca açıklamak gerekirse:
Fiyat Liderliği stratejisi aslında isminden anlaşıldığı şekliyle en ucuza sat stratejisi DEĞİL. En ucuza üret stratejisidir. Size bir sır veriyim mi? Cloud Computing işte böyle bir şey. :)
İşin acıklı tarafı sadece bir kişinin başarılı olmasına fırsat veren bir özelliğinin olması. Kısacası bu köşeyi kaparsanız sizin için rekabet artık gerilerde kaldı demektir. Ama bu köşeyi rakibiniz kaparsa yatırımınızın üstüne soğuksu içme sırası sizde demektir.
Farklılaşma Stratejisi ismi ile bir tezat oluşturmuyor. Eğer niş olmayan bir iş yapacaksanız bari biraz farklı yapın ki müşterinizin size gelmek için bir sebebi olsun. Ne bileyim, kendisini sizden alışveriş yaptığı için özel hissetsin değil mi?
Geçen gün Apple hayranlarının Apple ürünleri ile etkileşim kurduklarında beyinlerindeki dinsel inançlarla ilgili bölgelerin etkin olduğuna dair bir yazı okumuştum. Hiç şaşırtıcı gelmemişti.
Niş pazar stratejisi herkes herşeyi satarken sizin bir şeyi çok iyi satmanız demek. Amazon böyle başladı. İlk başta bir kitapçıydı. Hatta o başladığında internette başka bir şey satan kimse bile yoktu. Buna rağmen niş pazarla başladı. Gerçi o durumda kitabın internetten satın alınabilme avantajı üstüne oynamıştı Jeff ama eminim niş bir pazara hedeflenmiş olmasının büyük faydası olmuştur. Aslında niş pazar stratejisinin en güzel örneği Zappos gibi duruyor. Hatta Haluk bey’de onu örnek verdi ama bana kalırsa Zappos farklılaşmayı daha çok kullandı. Aşırı duyarlı bir müşteri servisi yanında e-ticarette geri gelen paketleri kambur sayan akılsız tüccarlar yerine, her alışverişte geriye bedava kargolanmak üzere 2 çift ayakkabıyı fazladan göndermek bir farklılık stratejisi olsa gerek!
Ürün ve Hizmetler
Aslında bu kadar yazıyı işte bu ürün ve hizmetler için yazdık. Bu ürün denen şey iyi değilse hiç bir işe yaramaz. 90larda PDA satacağını iddia eden hatta nokta com balonundan önce borsaya bile açılan şirketi hatırlayın. Adını bile hatırlayamadığım bu şirket asla vaad ettiklerini başaramadı. Bugün hayatta değilse bunun tek sebebi iş planını veya piyasa analizini her şey zannetmesinden kaynaklanıyor. O dönemde PDA fikrini üreten kişinin kötü bir analiz yaptığını söylemek elbette aptalca olacaktır. Ama ortada ürün yoksa satış da yoktur. (Ürün vardı ama söz verilen gibi çıkmamıştı.)
Organizasyon ve CEO
Kim hangi işi yapacak? Kaç kişisiniz?
Bu konuda bence pek çok kişi hata yapıyor. Her ne kadar tecrübesiz olsam da söz konusu şirket bir startup olacaksa bütün işler için ayrı bir kişi bulunamayacağının akılda tutulması gerektiğine eminim. Yazılım gelitiren kişinin aynı zamanda sunucuyu yönetmek zorunda da kalacağını, arayüz programcısının reklam sayfalarını tasarlamak zorunda da kalacağını bilmek gerek. Ya da şöyle söylemeli. Eğer bir startupa çalışan alıyorsanız lütfen o kişiye burasının bir startup olduğunu söyleyin. 9-5 çalışma saatlerine düşman bir ortam bu.
Risk Analizi ve Çözümleri iş planında bulunmalı. Genellikle 1-2 sayfa yer kaplamalı.
Finansal Bilgiler 5-15 sayfa kaplayacak şekilde ek olarak bulundurulmalı. Finansal bilgiler içinde ne zaman kara geçileceği açıkça belirtilmeli. Yatırımın neden istendiği belirtilmeli. Yatırım teklifi de mevcut olmalı.
Çıkış stratejisine yer verilmeli. Elbette yatırım yapan kişi parasını geri alma umuduyla yatırım yapıyor. Sonuçta stratejik bir ortağa mı satılacak borsaya mı açılacak? Stratejik ortağa satarsanız oyun sona ermiştir. Finansal yatırımcıya satarsanız o zaman ısrarla devam ediyorsunuzdur. Borsaya açılmak finansal yatırımcı almak gibidir ve çok hızlı büyüme süresinden hemen sonraki düzlüğe yaklaşınca yapmakta fayda var. Borsa yatırımcısı şirketin az kar etmesine fazla aldırmaz. Elindekilerin çoğu o şekildedir zaten. (Bana kalırsa Türkiye’dekiler şirketin kar edip etmediğine bile bakmıyor. Bir söylenti ekonomisidir gidiyor borsada!)
Yarırımcı Neyle İlgileniyor?
Genellikle en çok girişimcinin kendisi ile ilgileniyor. Elbette girişimcinin yatırımcının ortağı olacak olması bu noktada en önemli durum. Herkesle ortak olmak istemezsiniz. Tembel ve birkaç ay sonra işe gelmeme ihtimali olan biri isterse simyacı olsun yatırımcının umurunda olmaz.
Yazının devamı için tıklayın.