Ara
04
    
Posted (serkan) in Etkinlik, biyoteknoloji, gezi, hücre kültürü on Aralık-4-2007

Ankara ve Hücre Kültürü arasındaki tek ilişki birinin diğeri için harika bir bahane olması. Ama bir bahane ancak bu kadar güzel seçilebilirdi. Geçtiğimiz çarşamba akşamı Trabzon’dan çıkıp pazar günü döndüğümüz Ankara gezisinden birazcık bahsetmek istiyorum.

Aslında amacı Şap Enstitüsü, Merkez Veteriner Kontrol Araştırma Enstitüsü ve Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi ‘nin teknolojileri hakkında fikir edinmek olan olan gezimiz daha çok Medeniyetler Müzesi, Koç Müzesi, Estergon Kalesi, Atatürk Orman Çiftliği Hayvanat Bahçesi ve beklediğimden kat kat güzel çıkan Anıtkabir gibi yerlere kaydığı için epeyce tatmin olduk. Gerçi Şap Enstitüsü’nün beni hayretler içinde bırakmış ATİ Teknoloji‘den sonra gelen en etkileyici merkez olduğunu da söylemeden edemeyeceğim ama gezinin bilimsel yönünden çok eğlencesindeydik biz, her öğrenci gibi.

Tabi ki bu tadımlık Ankara turu pek yeterli olmadı. Hatta sırf istediğim kadar gezebileyim diye orada bir staj mı ayarlasam acaba diye düşünmüyor da değilim. Yoksa hücre kültürü umurumda falan değil. İlk fırsatta Medeniyetler Müzesi’ne gidip rehbere istediği kadar para ödeyeceğim, Anıtkabir’de her deliğe girip her çerçevenin önünde dakikalar geçireceğim. Bir de unutmadan aşırı yavaşlığımdan dolayı Koç Müzesini tam gezdirtmediler onun da acısını çıkarmam gerek. Anlamıyorum nasıl gezilir o güzelim yerler sadece 20-30 dakikaya!

Estergon Kalesi’ne giderken 2000li yıllarda kale mi yapılır demiştik. Hatta içine girene kadar “eh havalı da olmuş, zaten gösteriş meraklısıyız” diye düşünüyordum ama neredeyse kendimden utanmama sebep oldu bu ön yargım. Bir de Keçiören Belediye Başkanı’nı durduk yerde kaledeki restoranda grubumuza yemek ısmarlamıştı. Kendisine çok teşekkür ettik de en çok da bu yemeği bize gezide eşlik eden şoförlerimiz kaçırdı diye sevindik diyebilirim. Elin verdiği yemeği ne kıskanıyorsun demeyin bazen kendimizi zor tutuk onlara katlanabilmek için.

Ayrıca bu gezi konusunda büyük emek sarf etmiş aslan hocamız Yrd.Doç.Dr.İsmail Demir’e de ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum. Artık gerek belgesellerde gerek böyle hayvanat bahçelerinde bu büyük kediciklerle karşılaştığımda ilk kendisini hatırlayacağımı belirtmek istiyorum!


 
May
07
    
Posted (serkan) in amfibi, gezi on Mayıs-7-2007

Dün (6 Mayıs 2007) bir önce ki gün Yomra Kaşüstü’ndeki arazi gezimize rağmen yine kurbağa yakalamak için yola çıktık. Bu sefer sabah olağan üstü bir pazar sabahı dersi yüzünden ancak saat bir gibi Trabzon’dan ayrılabildik. Bu sefer Sera Gölü’ne gitmek daha iyi bir fikir gibi duruyordu. Yanlız yanımıza ne doğru düzgün sel botları aldık, ne de sudan kurbağa yakalamamıza fırsat tanıyacak uzun saplı süzgeçler.

Ayrıca yol iz bilmeyen hatta yarısı dağ yürüyüşüne pek alışkın olmayan bir grupla (Merve, Özlem, Eyüp ve ben) ilginç yollar kat ettik. İlk önce dolmuştan geç indiğimizi düşündüğümüz için tesislerin oluğu yere kadar yaklaşık otuz dakika yürüdük. Orada bize tekrar geri gitmemizi tavsiye edenleri tabi ki dinlemedik. Gölün diğer tarafında yürüyerek ilerlerken bir ara kızların yorgun ve bir o kadar da anlamlı bakışlarını umursamadan geçemeyen bir amcamız bizi bir süre arabasıyla taşıdı. Göl seviyesinden iyice yükselmiş olduğumuzdan bir patika bulup inmemiz gerekti ve grubumuzun gücü işte bu noktada ortaya çıkı. Yanından geçtiğimiz bir amca bizim kat etmeye niyetlendiğimiz patikaya bakarak “evimin altında ama kaç zamandır ben o yöne gitmeye bile cesaret edemiyorum” sözlerini sarf edince özellikle kızlardaki hafif ukalaca “he hey biz böyle yolları her gün geçiyoruz sen ne diyorsun be adam” tarzı bakışlar kaçırılmaması gereken onca andan sadece biriydi.

Yanlız göl seviyesine inince ufak bir hayal kırıklığına uğradık. Kurbağaların çok büyük çoğunluğu karşı taraftaydı ve bu tarafta olanlar da elle tutulacak kadar saf değildiler. Biraz bakındıktan sonra eli boş döndük tabi. Anlaşılan bize an başta yapılan tembihler doğru çıkacaktı. Acıktığımızı hissettik. Tekrar tesislerin olduğu yere döndük, bir şeyler yedikten sonra dolmuştan indiğimiz yerden de öteye geçtik. Nihayet akarsu seviyesine indik.

Su kimi yerlerde iyice durgunlaşmış ve çok sayıda kurbağaya ev sahipliği yapar hale gelmişti. Hatta kurbağalardan çıkan ses had safhadaydı ve biz suya dalıp elma toplar gibi on on beş tane alırız diyorduk. Ama ne yazık ki kıyıya iyice yaklaşıp çalıların üstünde güneşlenmeyi seçen bir Hyla arborea Özlem tarafından, gittiğimiz gibi, fark edildi yoksa neredeyse eli boş dönecektik.

Kurbağaları bir an önce yakalayıp sandal sefası yapmayı planlayan dördümüz, sırılsıklam vaziyette dinlenirken konuşamayacak kadar yorgunduk. Bu yorgunlukta büyük emeği geçen, bizimle dalga geçercesine oyun oynayan erkek Rana ridibunda‘ya da buradan selamlarımı tekrar tekrar iletiyorum.

Her şeye rağmen çok güzel olan bu gezi iyice heveslenmeme sebep oldu ve eğer Ufuk hoca bir hafta sonra aynı güne bir gezi koymazsa (ki daha bugün bahsetti) yine kurbağa bulmak için Sera Gölü’ne gideceğiz. İnşallah yine çok eğlenceli bir pazar geçireceğiz.


 
May
05
    
Posted (serkan) in amfibi, gezi on Mayıs-5-2007

Güne güzel başlamak için erken uyanmak gerektiğinden olmalı, sabahın dokuzunda kantinde dikilip tüm takımın toplanmasını yaklaşık kırk beş dakika kadar bekledikten sonra C kapısın varmamızla birlikte gelen otobüse binip Yomra’ya doğru yola çıktık. Nerede ineceğimizi bilemeyince daha Kaşüstü’ne yeni gelmişken otobüsten gördüğümüz ilk sulak araziye iniş yaptık. Başta pek başarılı olamadık derken bulduğumuz durgun bir kanal içindeki 6 Rana ridibunda‘nın neşesini bozuk. Üzülerek yerlerinden ettiğimiz kurbağalardan biri şuan balkondaki su dolu delikli kabın içinde keyif çatıyor. Ama ne keyif…

Geriye dönerken biraz yürüyelim dedik. Kızları zor ikna ettik. Özellikle de Ayşegül’ü. Dünya Ticaret Merkezi’ne vardığımız gibi hemen kenarında bizi “vıraaaaak” diye selamlayan sayısız kurbağayı fark ettik. Tüm kaplarımızın dolu olmasına üzüldük ama Bilal ve benim dışımda hiç kimse biraz daha beklemeye tahammül edecek durumda değildi zaten. Yoksa her Trabzonlu alışıktır hafif sıkışık dolmuşlara.

Bilim (ama aslında sadece ödev) uğruna dizden aşağısı tamamıyla çamur olmuş pantolonuma ve ısırgandan şişmiş koluma rağmen o sırada açık olan kitap fuarına daldık. Hatta buna bile mızmızlanmıştı bazı ismi lazım değiller. :) Ama içeri girince Tudem’in çocuk itaplarına bile tek tek baktılar.

O sırada zoologların çifter çifter aldığı Türkiye Amfibi ve Sürüngenleri kitabını fark ettim ve aldım derken dışarı çıkıverdik. Ayşegül, Cansu ve Bilal’in yoğun isteği üzerine girip onlara da birer tane aldım. (Eminim satıcı kız biz gittikten sonra o kitapta ne olduğunu merak edip bakmıştır.) Tam yola çıkmışken Esra’nın kök hücre üstüne olan ilgisi depreşti ki bir üçüncü turu daha yaptık. O arada bizimle arayı biraz açmış arkadaşlara yetiştik. Yürümekten yorgun düşen arkadaşların dolmuşa binme ısrarını kıramadık ama işin içinde biraz da sınavlara çalışabilme ihtimali girince dolmuşla dönme fikrinin çok saçma olmadığı ortaya çıktı.

İnşallah Rana‘cığım pazartesi gün ben onu Ufuk hocaya teslim edinceye kadar balkon sefasına devam eder…