Dün (6 Mayıs 2007) bir önce ki gün Yomra Kaşüstü’ndeki arazi gezimize rağmen yine kurbağa yakalamak için yola çıktık. Bu sefer sabah olağan üstü bir pazar sabahı dersi yüzünden ancak saat bir gibi Trabzon’dan ayrılabildik. Bu sefer Sera Gölü’ne gitmek daha iyi bir fikir gibi duruyordu. Yanlız yanımıza ne doğru düzgün sel botları aldık, ne de sudan kurbağa yakalamamıza fırsat tanıyacak uzun saplı süzgeçler.
Ayrıca yol iz bilmeyen hatta yarısı dağ yürüyüşüne pek alışkın olmayan bir grupla (Merve, Özlem, Eyüp ve ben) ilginç yollar kat ettik. İlk önce dolmuştan geç indiğimizi düşündüğümüz için tesislerin oluğu yere kadar yaklaşık otuz dakika yürüdük. Orada bize tekrar geri gitmemizi tavsiye edenleri tabi ki dinlemedik. Gölün diğer tarafında yürüyerek ilerlerken bir ara kızların yorgun ve bir o kadar da anlamlı bakışlarını umursamadan geçemeyen bir amcamız bizi bir süre arabasıyla taşıdı. Göl seviyesinden iyice yükselmiş olduğumuzdan bir patika bulup inmemiz gerekti ve grubumuzun gücü işte bu noktada ortaya çıkı. Yanından geçtiğimiz bir amca bizim kat etmeye niyetlendiğimiz patikaya bakarak “evimin altında ama kaç zamandır ben o yöne gitmeye bile cesaret edemiyorum” sözlerini sarf edince özellikle kızlardaki hafif ukalaca “he hey biz böyle yolları her gün geçiyoruz sen ne diyorsun be adam” tarzı bakışlar kaçırılmaması gereken onca andan sadece biriydi.
Yanlız göl seviyesine inince ufak bir hayal kırıklığına uğradık. Kurbağaların çok büyük çoğunluğu karşı taraftaydı ve bu tarafta olanlar da elle tutulacak kadar saf değildiler. Biraz bakındıktan sonra eli boş döndük tabi. Anlaşılan bize an başta yapılan tembihler doğru çıkacaktı. Acıktığımızı hissettik. Tekrar tesislerin olduğu yere döndük, bir şeyler yedikten sonra dolmuştan indiğimiz yerden de öteye geçtik. Nihayet akarsu seviyesine indik.
Su kimi yerlerde iyice durgunlaşmış ve çok sayıda kurbağaya ev sahipliği yapar hale gelmişti. Hatta kurbağalardan çıkan ses had safhadaydı ve biz suya dalıp elma toplar gibi on on beş tane alırız diyorduk. Ama ne yazık ki kıyıya iyice yaklaşıp çalıların üstünde güneşlenmeyi seçen bir Hyla arborea Özlem tarafından, gittiğimiz gibi, fark edildi yoksa neredeyse eli boş dönecektik.
Kurbağaları bir an önce yakalayıp sandal sefası yapmayı planlayan dördümüz, sırılsıklam vaziyette dinlenirken konuşamayacak kadar yorgunduk. Bu yorgunlukta büyük emeği geçen, bizimle dalga geçercesine oyun oynayan erkek Rana ridibunda‘ya da buradan selamlarımı tekrar tekrar iletiyorum.
Her şeye rağmen çok güzel olan bu gezi iyice heveslenmeme sebep oldu ve eğer Ufuk hoca bir hafta sonra aynı güne bir gezi koymazsa (ki daha bugün bahsetti) yine kurbağa bulmak için Sera Gölü’ne gideceğiz. İnşallah yine çok eğlenceli bir pazar geçireceğiz.
