Ağu
20
    
Posted (serkan) in Google, Microsoft, Yahoo, internet on Ağustos-20-2009

Webrazzi 17 Ağustos’ta yayınladığı yazısında Nielsen‘in Temmuz ayı için hazırladığı arama motoru pazarı raporunu Google kan kaybediyor olarak yorumlanmış.

Bu vesileyle hem bu rapora ilişkin yapılan yorumun hem de aslında arama motorlarının geleceği ile ilgili yapılan öngörülerin nasıl da hayalci kaldığını anlatmaya çalışacağım.

Hiç bir sektörde sektör ortalamasının altında büyümek olumlu bir durum değildir. Hatta ne kadar büyük ölçekte iş yapıyor olursanız olun eğer rakipleriniz ortalamanın üstünde büyüyorsa ve siz ortalamanın altında büyüyorsanız gerçek durum sizin yerinizde saydığınız rakiplerinizin ise size daha da yaklaştığıdır.

Rapora göre Google %3 büyümüş sektör ortalaması ise %5′te. Google dışında kalanlardan ise Yahoo! ve Microsoft’un arama birimlerinin yaptığı büyüme önemli. Yahoo! %11, Microsoft %8 büyümüş. Diğerleri arasında %41 büyüme gören bile var ama pazar payları dikkate alındığında AOL bile Google ile karşılaştırılamayacak kadar küçük.

Eğer geçtiğimiz dönemde Microsoft’un Bing ile Yahoo Search’ü birleştirme atağı ve yeni arama motorunu tanıtma çabası var olmasaydı Webrazzi’nin değerlendirmesini gayet mantıklı bulurdum.

Arama sektörünün bugünkü devi kendi teknolojisini tanıtmak için aktif bir köşe kapmaca oynamanın dışında hiç bir iş yapmadı. Firefox arama çubuğundan kurulu gelen sistemlerin varsayılan arama motoru olmaya çalışmak gibi uğraşlar bu köşe kapmacalar arasında. Bing’in de uzun vadede yapabilecekları arasında da sadece bu tip hareketler var ve sahibi Microsoft bu konuda başarılı olabileceğini gösteren haklı bir üne sahip.

Bu günlerde Bing sadece köşe kapmaca oynamıyor. Daha önce Yahoo!’nun yaptığı gibi aktif bir reklam çalışması yürütüyor. Hatta reklam demekten çok halkla ilişkiler demek daha doğru sanırım. Birden dünya çapında bunca blogda yer tutması ve burada söz konusu olan araştırmaların yayınlanmasını neye bağlamalı? Microsoft’un hiç mi etkisi yok.

Anlaşılacağı gibi bu çaba geçici. Sürdürülemez bu çabayı inadına devam etmesi durumunda Microsoft arama alanında ciddi bir paya sahip olabilir ama en büyük hasarı Google’a değil kendisine verir. O arada Google, Microsoft’un asıl alanında çoktan atı alıp Üsküdarı geçmiş olur. Microsoft böylesi bir hata yapacak kadar aptal değil. Bu büyüme geçicidir.

Söz konusu rapordaki bilgileri Webrazzi’deki gibi yorumlamak için istatistiksel olarak yeterince önemli uzunlukta bir zaman dilimini ele almak gerekecek. Bu süre ne kadardır bilemem ama bir ay olmadığına eminim.

Gelelim bir diğer konuya. Daha önce farklı bir yazı ile bahsetmek istiyordum ancak yeri gelmişken kısaca söz etmeli.

Semantik arama ve biz insan oğlunun arama geleceği ne olacak? Bence bir şey olacağı yok. Yani semantik arama alanından birilerinin çıkıp arama teknolojisini ele geçireceği falan yok. Dil bilim, anlam bilim ve yapay zeka alanında yeterince akamdemik çalışma yapılıncaya kadar anlam arama motorlarnın küçük yerleşim yerlerinde önceden belirlenmiş sonuçlardan fazlasını sunmaları gibi bir durum söz konusu değil.

Eğer 50 yıl vadeli bir yatırım arıyorsanız yapabileceğiniz iki iyi şey var. Birincisi ağaç dikmek ikincisi mümkün olduğunca fazla Hakia hissesi ele geçirmek. Her ikisi de eşit önemde. Biri sağlığınıza iyi gelir (o yaşta tek derdiniz nefes almak olabilir ve bunun olasılığı gelişen dünyada iyice artmaktadır) diğeri ise cebinize milyonlar doldurur. Ama dikkat bunların hepsi en erken 50 yıl sonra olur.


 
Ağu
19
    
Posted (serkan) in biyoteknoloji, evrim, eğitim, sansür, sinir bozucu on Ağustos-19-2009

Harry Potter seyreden veya okuyanlar bilirler. Öyküdeki bir karakterden özel bir sebepten dolayı asla ismi ile bahsedilemez. Herkes “kim olduğunu bilirsin sen” der söz konusu kişi o olduğunda. Öyle ortalık yerde de bahsedemezler. İşte bizim evrim konusu da buna dönmüş yeni uyanıyorum.

Belgeseller hakkında seri yazılarıma kısa bir ara veriyorum. Bir an irkilip kendime gelmemi sağlayan bir yazı okudum birkaç saat önce. Hep diyordum acaba ben neden hiç şu konudan bahsetmiyorum diye.

Bu yazıyı okumaya devam etmeden önce DoğaTarihi.net’deki şu yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Hatta burada yazdığım o yazının altına eklediğim yorumun biraz genişçesi o kadar.

Az önce burada neden daha önce evrimden bahsetmediğimi kendi kendime sordum. Bir kaç kere çok yaklaştığımı ama geri döndüğümü hatırladım.

Baştan belirteyim evrim konusunda belirmiş toplumdaki hiç bir kutuplaşmanın taraftarı değilim. Ne evrim karşıtıyım ne de evrim yandaşıyım. Hatta evrim denen konunun kutuplaşmaya sebep olmasını hayretler içinde seyretmekte olan saf (aptalca) bir bakış açısına sahibim.

Neden yazmadığımın sebebini bulmak zor olmadı. Çok emin olmadığım konularda hiç bir şey yazmıyorum. Yarım yamalak bilgiyle yazmak bir kenara dursun konuşmayı bile sevmem. Evrim hakkında yazmamış olma sebebim de budur.

Dört yıldır lisans düzeydinde biyoloji eğitimi alıyorum. Okulun en devamlı öğrencilerinden biri oldum bu süreç içerisinde evrim hakkında hiç birşey bilmiyorum. Bu biraz saçma değil mi? Hatta sıradan bir öğrencinin yapacaklarına ek olarak bir hayvan sistematiği araştırma laboratuvarında üç buçuk yıl deney yapmış ve pek çok çalışmayı izlemişliğim var. Buna rağmen sistematik biliminin de temeli olan evrim hakkında söz söyleyecek ya da en azından bir fikir sahibi olacak kadar dahi kendime güvenmiyorum. Burada ciddi bir sorun yok mu?

Evet var çok büyük oranda sorumlu kişi benim. Öğrenmeliydim. Hiç kimsenin bana öğretmesini beklememeliydim. Hele hele elimin altında onca kitap ve Evrimi Anlamak Projesi gibi rehberler varken öğrenmeliydim. Bu benim ayıbım. Amaaa bir bakalım sadece benim sorunum mu?

Lisans sırasındaki dersler boyunca evrim denen şeyden eğer sadece iki kere bahsedilmişse burada bir sorun var demektir. İnsanlar inansınlar ya da inanmasınlar filogenetik bu kavram üstüne kuruludur ve okulumdaki araştırmacıların / hocaların yarıdan fazlası sistematikçidirler (filogenetiği kullanırlar). Evrim denen şeyi ne kadar iyi bildikleri çalışma alanlarına bakılırsa su götürmez bir gerçektir. Ancak bize anlatmaya bir türlü sıra gelmez.

Hocalarımın hiç birinden evrime inanmalarını beklemiyorum. Eğer böyle bir inanç gösterisinde bulunursalar dersin ortasında bu fikirle dalga geçecek kadar  korkusuz ve ukala olduğuma emin olabilirsiniz. Bu gibi inançlar dogmadan başka bir şey değildir ve bilimsel düşünceyi baltalar. Burada bir paradoks gözünüze çarpacak belki ama bilim söz konusu olduğunda hiç bir fikri peşinen kabul etmemek asla caymamanız gereken tek kabulünüz olmalıdır. Yoksa yaptığınız şey bilim olmaz. Sadece bilimsel yöntemleri kullanarak savınızı desteklemek için havalı çözümler üretmiş olursunuz o kadar. Sonuç bir buluş yada keşif değildir.

Dönem dönem dogmalara inanmış insan oğlunun nasıl da kendi kuyusunu kazdığına ilerleyen günlerde değinmeyi düşünüyorum. O zaman bugün aklınızdan geçen “ama bu başka” dediğiniz pek çok konuyu nasıl da tekrar gözden geçirmek gerektiğini anlayacaksınız diye umuyorum.

Din konusunda en ufak bir uzmanlığım yok. Aslında bilmem gerekenden az bildiğim pek çok konudan biri de dindir. Bu yüzden hiç bir zaman din konusuna girmeyeceğim. Ama açıktan belirtmeliyim ki evrim konusunda fikir veren birileri ile karşılaştığında o kişiyi baştan dinsiz sayan kimseler beni çok eğlendiriyor. Din saydıkları şeyden ne anladıklarını dinlemek isterim. Eğer onlardan biriyseniz bana ulaşmanın bir yolunu bulun lütfen. Sizi saatlerce dinleyebilirim hatta en ufak bir itirazda bulunmadan. İsterseniz sırf sizi biraz daha heyecanlandırmak için arada kafa sallayıp “hı hı” gibi sesler bile çıkarabilirim. Biraz eğlenmek istiyorum bu aralar.


 
Ağu
18
    
Posted (serkan) in National Geographic, belgesel on Ağustos-18-2009

National Geographic Olağanüstü Öyküler serisinde üçüncü bölüm hayaletler hakkında. Bu seferki bölüm bana kalırsa ilk ikisine nazaran daha yavan geçti ama yine de izlemeye değer. İnsan zihninin kendi kendine oynadığı oyunları konu alıyor.

Sıra dışı bir olayla karşılaştığınızda kendinizi nasıl hissedersiniz? İnsan bazen korkmak istiyor, bazen heyecanlanmak. İkisini birden duymak istediğinde de muhtemelen hayalet hikayeleri uyduruyor. Oysa basit düşünmek kadar kolay bir yolu seçip her günkü sıradan hayata devam etmek çok sıkıcı.

Bu kadar bunaltıcı bir kürede kendini farklı ve sıradışı hissetmenin en kolay yolunun normal dışı durumlar yaşamak olması evrensel kabul görmüş durumda. İşin içine bir de ölüm korkusu girince ölümden sonraki hayat hakkında fikir sahibi olmayan kimselerin ölmüş insanların geri geldiklerini düşünmeleri ve daha da önemlisi günü geldiğinde bunu kendilerinin de yapabilecek olmaları sanısı günümüz hayalet hikayeleri açısından sonu gelmez bir nehir oluşturuyor. Hikayeyi üreten yaşadığının kendi efsanevi ürünü olduğundan ise tamamen bihaber.

Belgesele eklememişler ama fikrimce ölümden sonraki yaşam konusunda yeterince tatmin edilmiş dinsel inançlar bakımından yoğun kesimler ise daha çok hayalet değil cin ve peri gibi tamamen başka ve insan ruhunun geri dönmüş hali olarak tanımlanmayan ruhani varlıklara bağlanıyor. Bu olay her ne kadar benzerlik gösterse de hayalet hikayelerinden tamamen bağımsız. Benzerlik göstermesinin sebebi ise yine aynı sebeplerden dolayı bu kesimdeki insanların da halisülasyonlar görmeleri ve bunu canları istediği gibi duygu dünyalarına göre adlandırlamaları.

Ortada tek bir kesin gerçek var o da bu gibi konuların Hollywood’a gerçekten çok kazandırdığı.


 
Ağu
17
    
Posted (serkan) in National Geographic, belgesel on Ağustos-17-2009

Türkçe’si: Tanımlanamaya Uçan Nesneler
İngilizce’si: Unidentified Flying Object

Olağanüstü Öylüler serisine devam ediyorum. Bu seferki konu UFO. Yine National Geographic Altın Belgeseller Seti’nden bir bölüm.

Belgeseli izlemeden önce UFO konusunda en abartılı üne sahip ülkenin Amerika olduğunu biliyordum. Bu konudaki fikrimi destekleyen kaçırılma hikayelerini görünce şaşırmadım ama Meksika’nın da aslında hiç hafife alınamayacak nir üne sahip olduğunu öğrendim. Meğer ülkede UFO kurultayı gibi şeyler bile varmış. Ama şaşırtıcı şekilde Amerikalıların aksine hiç kimse kaçırıldığını düşünmüyor. İlginç.

Benim çıkardığım temel sonuç; (her ne kadar belgeselin anlatmak istediğinden tamamen uzak osla da…) Kuzey Amerika vatandaşlarının bin yılların getirdiği bir korku kültürüne sahip olmadıklarıdır. Zaten anlaşılacağı üzere UFO denen şey aslında uyku felci geçiren insanların uzaylılar tarafından kaçırıldıklarını sanmalarından ibaret. Aslında Hollywood’un marifeti ile dünya dışı zeki yaratıkların varlığınan inanmış ya da inanmak istemiş kitlelerin çok sıradan bir hastalık olan uyku felci geçirdiklerinde uzaylılar tarafındna kaçırıldıklarını hissetmelerinden ibaret.

Bu kimseler eğer Asya’da yaşamış olsalardı doğdukları ve büyüdükleri kültüre bağlı olarak karabasandan tutun da tek gözlü cüce sanısına kadar pek çok fikre kapılabilirlerdi. Kültürel olarak nesilden nesile aktarılan bir korku kültürünün Amerika’da bu yüz yıla kadar oluşmamış ya da taşınmamış oluşu UFOlar tarafından kaçırılma hikayelerinin temelini oluşturuyor. Gerçi UFO konusunu artık yeterince kültürel bir boyut aldığını düşünürsek Amerikan dostlarımız da bu açığı kapatmış durumdalar diyebiliriz.